Naylon poşetlerin zararlarını herkes biliyor, burada bir daha anlatmama gerek olmadığını düşünüyorum. Ortalama 15 dakika kullandığımız bir naylon poşetin ancak 500 yılda doğaya karışabildiğini hatırlamak yeterli.
Birçok ülkede bu poşetlere karşı kampanyalar başlatılmış durumda. Avrupa'da marketlerde naylon poşetler parayla satılıyor. Öyle olunca birçok kişi poşet veya çantasını yanında getiriyor. Hatta Güney Afrika Cumhuriyetinde 0.3 mm den ince poşetler tamamen yasaklanmış durumda.
Bu konuya bir nebze de olsa dikkat çekmek ve katkıda bulunmak amacıyla hazırladığım hediyelerim için gazete kağıdından böyle poşetler yaptım. İki kat gazeteden katladım ve yapıştırdım. Poşetin ağız kısmını bir daha katlayarak 4 kat yaptım. Sapları takacağım yeri şeffaf koli bandı yapıştırarak sağlamlaştırdım. Delgeçle deldim ve kordon sapları geçirip içten düğümledim. Hepsi bukadar.
Hepimizin bir an önce naylon poşetlerin yerine kendi alternatiflerimizi geliştirmemiz gerekiyor. Eskiden pazar fileleri vardı mesela, herkesin çantası veya cebinde bulunurdu. Pazardan aldıklarımızı gazete kağıdından yapılmış kese kağıtlarına koyarlardı. Diğer taraftan bez torbalar da yaygınlaşıyor.
Yeni hafta hepinize çok iyi gelsin !
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2015 Pazartesi
16 Ağustos 2014 Cumartesi
TATİL BİTTİ
Eveet, kürkçü dükkanına itinayla dönülür. Tatil çok güzeldi ama bitti. Zaten ne kadar güzel olursa olsun, bir süre sonra insan sıkılıyor ve evini özlüyor.
Datça'yı daha önce görmemiştim ve çok merak ediyordum. İşte ilk gördüğüm an.
Datça yarımadası, yapılaşma istilasından kurtulabilmiş nadir kıyılarımızdan.
Körfezin hemen diğer tarafındaki Bodrum ve yol üstündeki Marmaris'te dağ taş her yer betonlaşmışken burada doğal haliyle kalmış yamaçları ve koyları görmek mutluluk verici.
Betonlaşma istilasından korunmak hiç kolay değil. Güzelim ormanlar, yöreye özgü bitki örtüsü ve oralarda yaşayan türlü türlü canlılar defalarca yangına maruz kalmış. 12 defa yanan yerler var, bu kadarı da tesadüf olamaz herhalde.
Gelelim bizim tatile... Her şey çok güzeldi, gel keyfim gel, tadında geçti.
Ağaç gölgelerinden pek çıkmadım. Öyle fazla bronzlaşmaya meraklı değilim, denize girerken yandıklarım bana yetiyor.
O kadar çok çeşit çiçek ve ağaç vardı ki bak bak doyamadım.
Sabahları kıyı boyunca yürüyüş yaptık.
Kahvaltıdan sonra deniz faslı.
Öğleden sonra dinlenme ve havuz veya canımız ne istiyorsa.
Datça' yı tercih etmemdeki en büyük sebep, burada devamlı rüzgar esmesi. Hava çok sıcak ve nemli olmasına rağmen devamlı esen rüzgar sayesinde benim gibi astımlılar bile çok rahat ediyor.
Deniz çok temizdi ve özellikle mavi tonu harikaydı.
Çocuklarını havuza ve yüzmeye büyük sabır ve gayretle alıştırmaya çalışan genç anne babaları takdirle izledim.
Doğa ile iç içe olmak çok güzeldi. Odama giren karıncalara bile kızamadım. Çünkü orası onların eviydi ve biz onlara misafir gitmiştik.
Sözün özü, bir sürü güzel anılar biriktirdim.
Datça'yı daha önce görmemiştim ve çok merak ediyordum. İşte ilk gördüğüm an.
Datça yarımadası, yapılaşma istilasından kurtulabilmiş nadir kıyılarımızdan.
Körfezin hemen diğer tarafındaki Bodrum ve yol üstündeki Marmaris'te dağ taş her yer betonlaşmışken burada doğal haliyle kalmış yamaçları ve koyları görmek mutluluk verici.
Betonlaşma istilasından korunmak hiç kolay değil. Güzelim ormanlar, yöreye özgü bitki örtüsü ve oralarda yaşayan türlü türlü canlılar defalarca yangına maruz kalmış. 12 defa yanan yerler var, bu kadarı da tesadüf olamaz herhalde.
Gelelim bizim tatile... Her şey çok güzeldi, gel keyfim gel, tadında geçti.
Ağaç gölgelerinden pek çıkmadım. Öyle fazla bronzlaşmaya meraklı değilim, denize girerken yandıklarım bana yetiyor.
O kadar çok çeşit çiçek ve ağaç vardı ki bak bak doyamadım.
Sabahları kıyı boyunca yürüyüş yaptık.
Kahvaltıdan sonra deniz faslı.
Öğleden sonra dinlenme ve havuz veya canımız ne istiyorsa.
Datça' yı tercih etmemdeki en büyük sebep, burada devamlı rüzgar esmesi. Hava çok sıcak ve nemli olmasına rağmen devamlı esen rüzgar sayesinde benim gibi astımlılar bile çok rahat ediyor.
Deniz çok temizdi ve özellikle mavi tonu harikaydı.
Çocuklarını havuza ve yüzmeye büyük sabır ve gayretle alıştırmaya çalışan genç anne babaları takdirle izledim.
Doğa ile iç içe olmak çok güzeldi. Odama giren karıncalara bile kızamadım. Çünkü orası onların eviydi ve biz onlara misafir gitmiştik.
Sözün özü, bir sürü güzel anılar biriktirdim.
17 Eylül 2013 Salı
DAĞ HAVASINI ÇOK ÖZLEMİŞİM !
Şehirde otururken alıştığımız için fark etmiyoruz ama nasıl bir gürültü içinde yaşıyoruz...
Televizyonun sesi, asansörün sesi, üst kattakilerin tıkırtıları, alt kattaki çocukların ağlaşmaları, yan daireden gelen matkap sesi, kapının önünden geçen araçların sesi, simitçi, sebzeci, hurdacı, yakındaki inşaatın tak tukları, ambulans, tren, uçak....
Bunu, şehirden uzaklaşınca daha iyi anlıyorum, kulaklarım boşalıyor adeta.
Eskişehir'in hemen yakınındaki Bozdağ'ın eteklerinde çiftliği olan arkadaşlarımızın davetlisiydik bu hafta sonu. Yarım saat içinde dağ yollarından yükseklere çıktık. Bir süre Eskişehir'i yukarıdan seyrettik, sonra da göz alabildiğine yemyeşil yamaçlar, çam ve meşe ormanları. Tertemiz bir hava, inanılmaz sessizlik ve dinginlik. Çiftliğe vardığımızda bizi kapıda Ayaz karşıladı. Arabayı uzaktan tanıdığı için sevinçle kuyruğunu sallıyordu.
Birkaç adım ilerledik ki ne görelim... Bembeyaz elbiselerini giyinmiş ördek heyeti yolun kenarında bize karşılama töreni hazırlamış. Kanat çırparak selamlıyorlardı.
Biraz ilerleyince ise son derece gösterişli bir horoz başkanlığındaki tavuklar selamlama sırasına girmişlerdi.
Ağaçlar arasındaki dağ evi, dergilerden fırlamış gibiydi. Doğal taş ve ahşaptan yapılmış evin içi de otantik döşeliydi.
Kışın gittiğimizde şöminede meşe kütükleri yakmışlardı. Nasıl müthiş bir koku yaydığını hiç unutamam. Ev bir anda sıcacık olmuştu. Ateşin sıcaklığını yüzünde hissetmek, alevlerin dansını seyretmek doyumsuz bir duyguydu.
Çoğu antika sayılabilecek o kadar çok eski eşya vardı ki. Arkadaşlarımızın eski eşya merakını bilenler ( biz de dahil) hediye olarak elindeki eskileri getirdikleri için bu ufak çaplı müze oluşmuş.
Su havuzu,
Ateş havuzu,
At arabası,
Kuşburnu ve daha çeşit çeşit meyve ağaçları. Çocuk gibi hepsine ayrı ayrı bakıp eski dostlarımı tekrar görmüş gibi çok sevindim, doğada olmayı çok özlemişim. Bu arada, biriktirdiğim meyve çekirdeklerini özenle ektim ve can sularını verdim. Biri bile tutup fidan olsa ne güzel olur.
Bunlar da günün ganimetleri : Isırgan, acı biber ve meşe palamutları.
Velhasıl, harika bir gündü...
27 Kasım 2012 Salı
DOĞANIN GÜCÜ
Baharın son zamanlarıydı, köye ziyarete gitmiştik. Şehirden, çevre yollarından uzaklaştıktan sonra dikkatimi çekti ; Her yer ne kadar yemyeşildi ve ne kadar değişik bitki türleri vardı. Çeşit çeşit ağaçlar, çalılar, otlar, sarmaşıklar...Onları ne eken ne sulayan vardı ama hepsi son derece canlı ve güzeldi. Apartmanın çimleri için ne işlemler ve masraflar yaptğımız aklıma geldi.
Köye gittiğimizde sebze bahçelerini de gezdirdiler.Toprak birkaç defa sürüimüş, yabani otlardan temizlenmiş, damlama sulama boruları döşenmiş, sebze fideleri dikilmiş. Dediklerine göre sık sık çapalanıyor,suyu ve gübresi düzenli veriliyormuş.
İnsan eliyle dikilen fideler binbir bakımla nazlı nazlı büyümeye çalışırken etraftaki yabani otlar güldür güldür yetişiyor ve ilk fırsatta koparıldıkları topraklara geri dönmeye çalışıyorlardı.
Bıraksan bir haftada her yeri kaplar ve fidelerin bütün suyunu gübresini zaptederlermiş. Bahçevanın sözü anlamlıydı : "Otlar, doğanın öz evladı, bizim ektiklerimiz üvey gibi."
Öyle olmasaydı, insanoğlunun bu kadar hor kullanmasına, kirletmesine nasıl direnirdi.
Aşağıdaki fotoğraflar da doğanın gücünü nekadar güzel ve çarpıcı şekilde yansıtıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






