29 Mayıs 2013 Çarşamba

ESKİŞEHİR - İSTANBUL YOLCULUĞU ( Yabancı gözüyle )

Misafirim Mila ile 5. günümüz ;
 
Bugün İstanbul yolcusuyuz. Kahvaltımızı yaptık, kahvelerimizi içtik, çantalarımızı hazırladık. Ben yokken çiçeklerim susuzluk çekmesinler diye her birinin toprağına birer su dolu pet şişesini ters çevirip batırdım. Böylece ben gelinceye kadar idare ederler.

Baktım Mila'da hafiften bir heyecan var ; Bir taraftan İstanbul için çok şey duymuş, çok şey okumuş, neyle karşılaşacağını merak ediyordu. Diğer taraftan aldığı hediyeliklerle tekerlekli bavulu dolmuş, yedek olarak getirdiği sırt çantasına da bir şeyler koymuştu. Haa, bir de her kaldığı otelde bir eşyasını unuta unuta buraya geldiği için, gene bir şey unutmamak için tekrar tekrar kontrol ediyordu.
Neyse otogara gittik, peronda hazır bekleyen otobüsümüzü  bulduk. Mila yolu izleyebilsin hem de boyu uzun olduğu için rahat etsin diye en önden, 3-4 numaralı yerleri almıştım. 
Birden bir davul - zurna sesi adeta patladı ve bütün otogarda yankılandı. Ne olduğunu anlamak için bakındık ve ayyıldızlı bayraklarla dans eden gençleri görünce asker uğurlaması olduğunu anladım. Mila için bu hiç beklenmedik ve çok şaşırtıcı bir olaydı. İyice yaklaştı, ilgiyle seyretti ve bol bol fotoğraf çekti. Meğer gençler bizim otobüsle yola çıkacaklarmış ve Bilecik'e gidiyorlarmış.
Hareket saati gelince, asker geçirenler otobüsün önüne geçip bayrak açtılar ve hep beraber İstiklal marşını okudular. Gençler de otobüsün ön tarafında durup veda ettiler. Mila:" Başka hiç bir ülkede askere böyle gidileceğini sanmıyorum, bu nasıl bir duygu, nasıl bir bağlılık, çok etkileyici." diyordu.
Bozüyük'e yaklaşınca rüzgar enerjisinden  elektrik üreten rüzgar gülleri ( santralleri ) görünmeye başladı. O esnada çay-kahve yanında bisküvi - kek ikramı başladı. Mila' ya bir sürpriz daha olmuştu bu. Böyle servisi sadece uçak yolculuklarında görmüş.
Kahvelerimizi yudumlarken,  yol boyunca devam eden hızlı tren inşaatı viyadük ve tünellerini seyrediyorduk. Gerçekten çok büyük bir yatırım, bir an önce bitse de trenle yolculuk yapabilsek tekrar.
Mila yol boyunca her şeyi büyük bir ilgiyle seyrediyor, merak ettiklerini soruyordu. Yolların çok güzel  ve modern olduğunu, otobüsün çok konforlu olduğunu, çevredeki tarla ve bahçelerin itinayla işlendiğini biraz da hayretle belirtiyordu. Derken, ağaçlandırma yapılan bölgeleri görünce, bu manzarayı Türkiye' de gittiği hemen bütün yollar boyunca gördüğünü  ve bu konuya bu kadar önem verilmesinden nekadar etkilendiğini anlatıyordu.

Mola zamanı, Pamukova'daki tesislerde 30 dakikamız vardı. Mila'ya, gelirken pişmaniye sipariş etmişler, daha önceden gelen arkadaşları.En taze pişmaniyeyi alabileceğimiz yere gelmiştik. Burada pişmaniye gözünüzün önünde üretiliyor, şekil verilip kutulanıyor. Ustaların çalışmasını seyretmek çok zevkliydi ama fazla zamanımız yoktu. Bol çeşitlerin arasından seçim yapması da zor oldu ama otobüs  kalkmadan almayı başardık.
Otoban, Sapanca gölü, tüneller, viyadükler, aaa deniz göründü derken İstanbul'a girmiştik. Fatih Sultan Mehmet köprüsü ile Asya'dan Avrupa' ya geçtik. Mila hem fotoğraf çekmeye çalışıyor hem de her şeyi görmeye çalışıyordu.

15 -18 milyon nüfuslu bir mega kente geldiğini daha pek farkında değildi. Trafik hala akıcıydı, biz hala rahat bir yolculuk yapıyorduk. 


Üst üste gibi duran devasa binalar, düzgün yol ve kavşaklar, yol kenarındaki rengarenk çiçeklerle bezenmiş peyzaj düzenlemelerine hayranlıkla bakıyordu.

Esenler otogarında inip servis minibüsüne bindik. Gitgide trafik yoğunlaşıyordu, dura kalka ilerlemeye başlamıştık. Çoktandır bu tip minibüslere binmediğim için uzak kalmışım, çalan tuhaf müziğin nasıl adlandırıldığını bilmiyorum ama hızlı çalınan uyduruk türkü gibiydi. 

Mila'nın yüzündeki hayranlık, yerini yavaş yavaş şaşkınlık hatta biraz ürküntüye bırakmıştı. Bir ara "Bak bak" dedi ve bir üst geçiti gösterdi. Büyük bir insan kalabalığı yürüyor ve ardı arkası kesilmiyordu.
"Yarın biz de onların arasında olacağız." dedim. Ağzı açık kalmıştı, ne düşünüyordu kim bilir.

Arkası yarın.....

































23 Mayıs 2013 Perşembe

YABANCI GÖZÜYLE ESKİŞEHİR ( Müzeler ve Parklar )



Mila ile 4. günümüz; 

Dün yiyecek içecek konularından gittik ya sabah kahvaltısında da  devam ettik. Mila benden yeni yemek, pasta, börek   tarifleri istedi . Tarif defterimi açtım, aklına yatan veya tavsiye ettiğim tarifleri itinayla yazdı. 

Sonra Skype' tan İsviçre'de masterini bitirdikten sonra staj yapan kızıyla görüştü. Baktım büyük hararetle konuşuyorlar. Meğer kızı yıllardır lisanslı basketbolcuymuş ve birkaç yıl önce uluslararası bir turnuva için İzmir' de bulunmuş. Şimdi de okulunu bitirince birkaç farklı ülkeden şirketlere iş için başvurmuş. Aralarında Türk şirketleri de varmış ve Mila, kızının Türkiye'ye yerleşip çalışmasına ısrarla karşı çıkıyormuş. Ama şimdi gelip kendi gözleriyle görünce yanıldığını anlamış ve fikrini değiştirmiş.  Kızına büyük hararetle buranın nekadar gelişmiş ve modern bir yer olduğunu, insanların birbirine ne kadar hoş görülü davrandığını...art arda sıralıyordu. "Artık seni destekliyorum, buraya gelmen için ne gerekiyorsa yap." diyordu.

Sonra hazırlandık ve evden çıktık. Tramvayla 2Eylül caddesinden, Reşadiye Camisi yanından geçtik ve Stadyum durağında indik. Bugün Arkeoloji müzesini geziyoruz. İtiraf etmem gerekiyorsa, bunca yıllık Eskişehir' liyim ve ilk defa burayı ziyaret edecektim. Durup dururken de müzeye gidilmiyor ki, kısmet bugüneymiş.
Anadolu' nun birçok yeri gibi buradaki yerleşimler de M.Ö. 14. yüzyıldan itibaren biliniyor. Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar ve bizler... Kimler gelmiş, kimler geçmiş....

Her dönemin arkeolojik buluntuları çok hoş va anlaşılır bir mizansen içinde anlatılmış. Müzede bazı interaktif  anlatım  sistemleri de kullanılmış. Mesela bu eski zaman iki tekerlekli arabasına binince sanal atın dizginlerini kullanarak bir antik şehirde dolaşabiliyorsunuz. Zemin kattaki fotoğraf sergisini de tamamlayınca karnımız acıkmıştı bile.
Mila, ülkesinde döner dükkanları olduğunu hatta oğlunun çok sevdiğini söylemişti. Sadece dürüm şeklinde satılıyormuş. Bugün şöyle yoğurtlu tereyağlı iskender kebaplarımızı yedik. "Döner" adının nereden geldiğini öğrenmek ve gerçeğini yemekten çok  memnundu elbette.  Yemek sonrası çaylarımızı içtik, çiçeklerle bezenmiş püfür püfür bahçede uzun uzun sohbet ettik.                          

Sonra Atatürk Bulvarında yürüyüşe geçtik. Bu semt Eskişehir'in en modern yapılarının, en geniş yollarının, yaya ve bisikletliler için düzenlenmiş kaldırımlarının bulunduğu yerdir. Üstelik her taraf çok bakımlı bahçelerle bezenmiş.

Mila her tabelayı sesle okuyordu, ne demek olduğunu soruyordu. Artık bazı şeyleri öğrenmeye başladı. "Teşekkür ederim " demesi zor geldiği için "Sağ ol " demesini öğrettim. Bir de her tanıdığım "Hoş geldin " dediği için, "Hoş bulduk" demesini öğrendi.

Artık eve gidip dinlenmeyi düşünürken, apartmandan komşum aradı neredesiniz, diye. "Misafirini Sazova ve Şelale Parklarına götürememişsindir, hadi gelin de birlikte gidelim." dedi.     

Bu iki park şehrin biraz dışında, arabasız gitmek zahmetli oluyor. Sağ olsunlar, eve döndüğümüzde kapıda bekliyorlardı. İki ayrı komşum, eşleri  ve çocuklarıyla iki araba olarak yola çıktık. 

Eski gerçek uçakların sergilendiği Havacılık Müzesinin yanından geçtik ve Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkına vardık.   
Çok geniş bir arazi üzerinde gölet, Disneyland'ı andıran şato, korsan gemisi, çocuklara yönelik uzay bilimleri deney merkezi, yarı açık konser salonu, amfitiyatro, ulaşımda kullanılan tren, kafe, restoran ve çok sayıda çocuk oyun alanları var.
Masal şatosu kulelerinin esin kaynakları ise şöyle :



Çan kulesi- Diyarbakır, Adalet kulesi- Topkapı Sarayı, Ulu kule- Mardin, Burgulu kule- Amasya, Galata kulesi- İstanbul, Yivli kule- Antalya, Kız kulesi- İstanbul, Sindrella kulesi- İstanbul.

Özellikle Ramazan ayında buradaki konser salonunda her akşam halka açık konserler ve eğlenceler düzenleniyor.

 
Tekrar arabalara atladık ve bütün Eskişehir'i tepeden gören Şelale parka gittik. 
Bir bakıma Mila'nın Eskişehir'e vedasıydı bu. Yarın İstanbul' a yolculuk var.





Arkası yarın...

















22 Mayıs 2013 Çarşamba

YABANCI GÖZÜYLE ESKİŞEHİR ( Çarşı ve Espark )

Mila ile 3. günümüz ;

Mila mutfağı, yemek pişirmeyi seviyor 
ve gerçekten yetenekli bir aşçı. Baharat
lara, doğal bitki çaylarına ve sağlıklı bes
lenmeye meraklı. 

Geçen yıl giderken, ona basit ama farklı 
ne yapabilirim diye düşünmüştüm ve 
bulgur götürüp kısır yapmıştım. Sonra 
tavuklu pilav pişirmiştim. Bayılmıştı, 
ayrıntılı olarak tariflerini yazmıştı. Başta 
pul biber olmak üzere birçok baharat da 
götürmüştüm. Arkadaşlarına kısır yapıp 
hava atınca bir sürü baharat siparişi almış.

E tabi herkese ufak hediyeler götürmek 
istiyor ve bazı alınması gereken ihtiyaçları 
vardı. Yani bugün çarşı pazar günümüz olacak.

Buraya gelmeden önce kaldığı otellerde çok harika ve çok çeşitli yeşillikler, "kokulu" sebzeler varmış, onlara da bakalım ;

Ülkesinde minik kaplarda Humus satılıyor ve o çok seviyormuş, nasıl yapıldığını biliyor muymuşum;

Aktarlarda (tabii bunu o demedi, uzun bir tariften sonra aktar olduğunu ben anladım) siyah, kuru, kabuk gibi, ipe dizili bir şeyler varmış, o neymiş ;

Baklavacıda görmüş, ince kadayıfın           üzerinde yemyeşil bir şey varmış, o  neymiş;

Sanırım, bugün neler yapacağımızı söylemeye gerek kalmadı.

Yola koyulduk. Köprübaşında, niyetimizi anlamış gibi Nasreddin Hoca kazanlarıyla bize bıyık altından gülümsüyordu. 

Hamamyolu girişinde her zaman mis gibi taze kavrulmuş - çekilmiş kahve kokar, Mila da bu baştan çıkarıcı kokuya kapıldı, doğru o tarafa yöneldi. Evde kahve var diyerek zor toparladım.



Giyim, ayakkabı, tekstil, züccaciye v.b. mağazalarla hiç işi yoktu. Büyük bir şarküteri mağazasına girdik. Envai çeşit peynir, zeytin, bal, sucuk, pastırma...
Uzun uzun  baktığımızı görünce seçemiyoruz sandılar, menşeylerini ve özelliklerini anlatıp tattırmaya başladılar. Mila önce ne olduğunu anlamadı ama sonra hoşuna gitti. "Burada aç kalınmaz." diye gülümsüyordu. Petekli balı ise sadece belgesellerde görmüş.

Sonra kuyumcular çarşısına gittik. Altından çok gümüşlerle ilgilendi, kızı için bileklik bakıyordu. Bu arada dikkatini çekmiş, "Herkes bana bakıyor, yabancı olduğum çok mu belli oluyor?" dedi. Türk standartlarına göre çok uzun boylu olduğu için baktıklarını söyledim. Yoksa ne giyiminde ne de tipinde göze batacak bir durumu yoktu.
Tarihi Taşbaşı çarşısında kuru yemişçiler ve aktarlar en favori mekanlarımız oldu, hiç birini es geçmedik. "Siyah, kuru, ipe dizilmiş" şeylerin patlıcan kurusu olduğunu öğrenince hayreti görülmeye değerdi. Peki nerede kullanılıyormuş... Biber dolması gibi deyince, sıcak suyla haşlanıp nasıl yumuşatılacağını, nasıl doldurulacağını anlattım. "Bunlardan kesin almam lazım." diye kararını vermişti bile.
Kadayıfın üzerindeki yemyeşil şeyin de Antep fıstığı olduğuna önce inanmadı. Sonra anlaşıldı ki o sadece kavrulmuş Antep fıstığı görmüş ki rengi sarı-krem oluyor.
Öğlen olup acıkınca Eskişehir'in meşhur çiğböreğini yemek üzere Papağan Çiğbörekçisinde yerimizi almıştık bile. Ayranla harika gidiyor. Hem lezzetli hem de hesaplı olduğu için her zaman fazlasıyla rağbet görüyor. "Hadi kalkın da biz oturalım." diye gözümüzün içine bakanları daha fazla bekletmeden kalktık ve 2 Eylül caddesine yöneldik.
Bu gezdiğimiz bütün yerler yani şehir merkezinin neredeyse tamamı araç trafiğine kapalı, tam bir yaya cenneti. Engelliler ve bebek arabalı annelerin rahatça dolaşabilmesi için de gerekli her türlü düzenleme yapılmış. Sadece gece, belli saatler arasında araçlar girebiliyor.

Bir fırının önünde durakladık. Mila, çeşit çeşit ekmekleri, çörekleri inceliyordu. Eskişehir'e has haşhaşlı ekmeği ( çörek diyen de var) gösterdi, özelliği ne diye sordu.  Bol haşhaşlı, dedim. Gözlerinin büyümeye başladığını görünce, yanlış söylediğimi anladım ve hemen, bir çeşit gelincik tohumu diye devam ettim. Ama tamamen rahatlaması için " Merak etme, uyuşturucu maddeyle hiç bir alakası yok." diye ilave etmem gerekti. Kahvaltıda yemek üzere cevizlisinden aldık.

Meyve - sebze reyonu zengin olan bir markete girdik. Salata yapmak için çeşit çeşit sebzeler, yeşillikler aldık. Domatesleri, salatalıkları kokluyor,  "Bunların ne güzel kokusu var, bizimkiler iyice yapay." diyordu. 
Yine koklaya koklaya çilek, kayısı ve üzümler seçildi. 

Elimiz kolumuz doldukça yavaş yavaş eve yöneldik. Madem bugün  yiyecek içecekten gidiyoruz ve Eskişehir' e özgü tatları tanıtıyoruz, Kara Kedi Bozacısına uğramamak olmazdı. Üç kuşaktır devam eden, tadı hiç değişmeyen, kaliteden ödün vermeyen bir Eskişehir klasiği. Mila hemen bir bardak içip, bildiği bozadan çok farklı olduğunu söyledi. Eve de bir kilo aldık.

 






Akşam yemeği hazırlıklarına başladığımızda, Mila büyük zevkle salata yapmaya girişti. Ben de buz dolabında bulundurduğum haşlanmış nohutla humus yapmaya başladım. Nohut, tahin, biraz sarımsak, limon ve tuzu robottan geçirdim ve humusumuz hazırdı. Mila da öğrenmek için takip ediyordu. Nohut haşlamayı denediğini ama basınçlı tencerede pişirmesine rağmen sert kaldığını anlattı. Bir gün önceden ılık suda bekletmesi gerektiğini  söyledim.  Artık çok sevdiği humusu kendi yapacağına eminim.



Tekrar çıktık, bu sefer İsmet İnönü veya halk arasında dendiği gibi Doktorlar caddesinden ilerliyorduk.

Mila, gelmeden önce Türkiye' deki yaşantının Arap ülkelerindeki gibi olmasa da, yakın olduğunu düşündüğünü; Ayrıca dünyada yaygın olan " Müslüman = Terörist " imajını belli çevrelerin hak ettiğini düşünmekle birlikte ürkütmekten de geri kalmadığını söyledi.

Ama buraya geldikten sonra kafasındakinden çok farklı bir Türkiye gördüğünü söyledi. Birçok sosyal sorununu halletmiş, ekonomisi güçlü ve canlı, genç nüfusuyla dinamik, düzenli, temiz...Ve hemen ilave etti, " Ne işiniz var Avrupa  Birliğinde, ihtiyacınız yok ki."



Gözlemlerine göre, giyim ve davranış bakımından birçok farklı tipte insanın bir arada, birbirini yadırgamadan ve kaynaşmış şekilde yaşadığını söyledi. ABD' de de çok farklı insanların yaşadığını ama her kesimin kendi yaşantı biçimi olduğu ve aralarında buradaki gibi bir birliktelik, kaynaşma olmadığını ilave etti.

Diğer bir gözlemi de, burada herkesin bir başkasıyla rahatlıkla diyaloğa girebildiği, (yanımda dolaştığı için böyle algılamış olabilir :)) yardıma hazır, sıcak ve güler yüzlü olduğu yönünde.

Tatlı yiyelim tatlı konuşalım sözü boşuna olmasa gerek :))

Bugünü de Espark AVM' de tamamladık.



 Arkası yarın......

21 Mayıs 2013 Salı

YABANCI GÖZÜYLE ESKİŞEHİR ( Odunpazarı ve Kentpark )

Ertesi gün;
Kaç günlük yoldan geliyor, biraz geç kalkar herhalde diye düşünüyordum ki baktım Mila kalkmış bile. Sabah aç karnına kahve içme alışkanlığı varmış. Türkçede kahvaltının kelime anlamını anlattım; Kahve- altı, kahve öncesi yenen öğün. Bayıldı, "Kahveyi çok sevdiğinizi biliyordum ama dilinize kadar girmesi çok hoş !"

Bir taraftan kahvaltımızı yapıyor bir taraftan da gezi boyunca gördüklerini heyecanla anlatıyordu. Kafasına takılanları anlatmaya çalışırken fark ettim ki birçok konuyu bir cümleyle izah etmek yetmiyor. Kültür farkı elle tutulacak kadar apaçık ortadaydı.

Bugün, Eskişehir'in en eski semti Odunpazarı' na gidiyoruz. Tarihi Atatürk Lisesi önünde tramvaydan indik. Yediler parkı ve Alaattin Camii yanından geçtik ve işte Odunpazarındayız. Semt çok çok eskiden sit alanı ilan edilmiş ancak bundan 10 yıl öncesine kadar buradaki bütün evler kaderlerine terk edilmişti ve gün günden yıkılıp kayboluyorlardı.

Taa ki Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen büyük şehir belediye başkanı oluncaya kadar. Şimdi şehrin kültür ve turizm odağı durumunda buralar. 




Şehircilik boyutundaki restorasyon işlerinde organizasyonu yapmak, projelendirmek, ödenek bulmak, usulünce hayata geçirmek çok önemli ve zor işlerdir. Ancak daha sonrası daha da  önemlidir zira restore edilen binaların bir işlevi olması ve insanlarla birlikte yaşaması gerekmektedir. İşte burada bu konu da ihmal edilmemiş. 

Bütün ev ve hanlarda hayat var. Kimi konut, kimi küçük el sanatları atölyesi, butik otel, kahvehane, aş evi, dernek, fırın, çay evi, mantıcı, gözlemeci...

Daracık sokaklardan, cumbalı evlerin arasından, sokak çeşmelerinin yanından yürüye yürüye Kurşunlu külliyesine vardık.  Külliye demek, zamanının kültür ve sosyal merkezi; Okul, cami, kütüphane, hastane, misafirhane...
16. yüzyılın ilk yıllarında, mimar Sinan'dan önceki mimarbaşı Acem Ali tarafından inşaa edilmiş.

Külliyenin yemyeşil huzur veren bahçesi ve her bölümü hizmete açık ve hayat dolu. Bir bölümü düğün salonu, Mevlevihane kısmı ise dünyanın ilk Lületaşı müzesi olarak düzenlenmiş. Duymuşsunuzdur, lületaşı dünyada bir tek Eskişehir'de bulunmaktadır. Beyaz altın diyen de var, almancası olan Meerscheaum (Deniz köpüğü ) diyen de.






 
Atlı Han, küçük küçük atölye- dükkanlar şeklinde düzenlenmiş. Unutulmaya yüz tutmuş eski el zanaatlarına nur yağmış.
Lületaşı, hat, ebru, cam, çini, seramik...

Büyük maharetle çalışan ustaları seyretmek çok zevkli. "Dumanı üstünde" bir ürünü almak ise çok hoş bir duygu.

Mila'nın merakından, fotoğraf çekmesinden ve benim ona devamlı  bir şeyler anlatmamdan yabancı olduğunu anlayan bir usta, eline bir parça lületaşı tutuşturup yontmayı denemesini istedi.

Mila'nın yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz...

 Hemen her atölyede benzer dialog ve deneyimlerle atölyeleri bir bir dolaştık. Daha doğrusu, Mila hediyelik ufak bir şeyler almaya istekliydi ama çeşit bolluğu karşısında karar vermesi uzun sürüyordu. Hal böyle olunca da atölye veya dükkan sahibi ile sohbete girmek neredeyse kaçınılmazdı.


Atlı Hanın zemin katındaki minderli sedirlerde oturup buram buram kokan taze demli çaydan içmemek olmazdı. Bakır tepsilerde  ve ince belli bardaklarda gelen çaylarımızı yudumlarken geçmiş zamanları hayal etmemek mümkün değil bence.

 


Çağdaş Cam Sanatları müzesinde de harika çalışmalar var. Yapımlarındaki tekniği, zorluğunu bilemiyorum ama görsellik olarak çok etkilendiğim eserler oldu.

Dolaşırken hoş bir sürprizle karşılaştık. Yeni evlenen bir çift tarihi kent dokusunda fotoğraf çektiriyordu. Mutluluklar dileyip yürüyüşümüze devam ettik.

Bir sokağa döndük ki ne görelim...
Eskişehir' li marifetli hanımların el işlerini sergileyip sattıkları pazar varmıııış... Sadece Pazar günleri kuruluyormuş, bize de denk geldi. Neler olduğunu saymayayım, zaten tahmin edersiniz. Üstelik, 15 yıldır görmediğim, izini kaybettiğim aile dostumuz bir hanımla karşılaştım. Telefon numaralarımızı aldık, görüşmeye sözleştik.



Odunpazarından ayrılıyorduk ki gökyüzünde sıra dışı  hareketlilik başladı. Gerçi biz Eskişehir'liler jetlerin sık sık uçmasına alışığız. Hatta derler ki jetler geçerken biri kafasını kaldırıp bakıyorsa Eskişehir'de yenidir.
Ama bu sefer Dünya Şampiyonu akrobasi takımı Türk Yıldızları' nın gösterisi başlamıştı. Kırmızı kanatlarıyla renkli dumanlar saçarak mermi gibi uçuyorlardı.


Yediler parkından aşağıya doğru, Hamamyolu caddesinden yürüdük. Rengarenk laleler artık geçmeye yüz tutmuştu.









Mila, bu kedi evini görünce çok şaşırdı ve fikre bayıldı. Kedileri çok sever, evinde  de kedi besliyor.



Hamamyolu caddesinde yürümeye devam ederken, Liseler arası tiyatro yarışması için Eskişehir' e gelen öğrencilerin toplu yürüyüşüne rastladık.









 Eve gidip karnımızı doyurup biraz dinlendikten sonra  tekrar çıktık. 

Bugünü de Kentpark' ta dolaştıktan sonra, gölet üstü kafede koyu sohbetle tamamladık.




Arkası yarın....

20 Mayıs 2013 Pazartesi

YABANCI GÖZÜYLE ESKİŞEHİR ( Köprübaşı ve Adalar )

Merhabalar herkese !

Yaklaşık 3 hafta oldu, blogumdan ve sevgili blog komşularımdan uzak kaldım. Büyük yoğunluk ve tatlı yorgunlukla geçen bu günlerde bir taraftan da buralarda neler olup bittiğini merak ediyordum.

Yurt dışından, daha çocukluğumdan tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşım geldi. Türkiye' ye ilk defa geldiğinden ayrıca Türkiye ve Türkler hakkında bazı ön yargıları olduğunu bildiğim için kendimi Türkiye' yi tanıtmakla görevli addettim. Bu amaçla önceden bazı hazırlıklar ve gezi programı yaptım ki az zamanda çok yer gezelim görelim diye.

Geçen yıl ben ona misafir olmuştum. Birlikte epey müze ve galeri gezmiştik, dikkatini çeken Türk yazarar ve film yönetmenleri hakkında konuşmuştuk. Türkiye' ye giden arkadaşlarından duyduğu çok olumlu yorumlardan dolayı çok merak ettiğini ve gelmek istediğini söylüyordu. Elbette benim ısrarlı davetlerime de karşılık vermek istiyordu ama onu buralara getiren asıl sebep çok daha başka biriydi : Mevlana Celaleddin-i Rumi.

Hakkında epey araştırmış, okumuş ama en son okuduğu Elif Şafak'ın Aşk romanı belki de bardağı taşıran son damla olmuş. Mevlana ve Şems'in yaşadığı yerleri görmek ve dervişlerin izlerini sürmek için Konya, Ankara ve Kapadokya'yı kapsayan bir turla Türkiye'ye geldi ve dönüşte Eskişehir'de turdan ayrılarak misafirim oldu. 
 








Otogarda kucaklaştıktan sonra eve gitmek üzere tramvaya bindik. Büyük merakla her şeyi dikkatle izliyordu. Şimdiye kadar gezdiği yerlerden çok etkilendiğini söylüyordu. Gördüğü her şey ona çok farklı ve ilginç geliyordu. "Burada nehir var!" dediğinde Porsuk çayı ile tanışmıştı bile.






Evde biraz dinlendikten sonra Köprübaşı ve Adalarda gezintiye çıktık. İlk dikkatini çeken şeyleri sıralamaya başladı : "Sokaklar, heryer çok kalabalık. Özellikle gençler nekadar çok. İnsanlar nekadar sakin, huzurlu görünüyor ve çok güleryüzlüler." Ben dayanamadım : "Burada gördüğün huzur ve sükuneti sakın İstanbul'da arama, hem orası çok daha kalabalık olacak." dedim.



 

Adalar turundan sonra Kızılcıklı caddesine çıktık ve Kanatlı AVM' nin giriş katındaki kafede güzel manzaralı bir masaya yerleştik. Ailelerimizi, çocuklarımızı, yaptıklarımızı konuşa konuşa akşamı ettik. Bahaneyle yabancı dilim tazeleniyordu. 

                                        




Arkası yarın, dileyen gezimize katılabilir...