Bu sefer yeni bir tasarım çalıştım. Daha önce bir çantada uygulanmayan, en azından benim görmediğim, gece İstanbul silüeti desenini kullandım.
Romantik bir çanta olsun istedim. Ay ışığında hayal gücümüz devreye giriyor ve her şey olduğundan daha güzel, daha romantik görünüyor. Bunu desteklemek için çiçekler, danteller, fırfırlar kullandım.
Kalp şeklindeki detayları da unutmamak lazım.
Boğazda mehtaplı bir gecede gezinti yapar gibi. Sarayburnu' dan Galata kulesine, vapurdan Kız kulesine, denizdeki yakamozlardan gökteki yıldızlara kadar her şey var.
Gecede açan çiçek desenli astarı ve cebiyle içi de şık ve kullanışlı oldu.
Ben çok sevdim, umarım siz de beğenirsiniz.
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Temmuz 2016 Pazar
1 Haziran 2013 Cumartesi
İSTANBUL, TOPKAPI SARAYI ve BOĞAZ TURU (Yabancı Gözüyle)
Mila ile 7. günümüz...Mila artık üç vasıta değiştirerek yolculuk yapmamıza uyum sağladı... galiba. Bunu nereden çıkardın derseniz ;
"Dehşet verici bir kalabalık var ve çoğunluğu erkek, herkes acele ediyor. Buna karşılık toplu taşıma araç sayısı da çok ve nasıl olduğunu anlamasam da müthiş bir düzen içinde tıkır tıkır işliyor.
E doğru söylüyor; Henüz metrobüste oturmak nasip olmadıysa da, bazen kalabalıkta tutunacak bir yer bulmak güç olsa da ezilmeden, çantamızı kaptırmadan dolaşıyoruz.
Bugün Topkapı Sarayındayız.
Ünlü Bab-ı Ali Kapısından ( Büyük Kapı) girdik ve işte sarayın birinci avlusundayız. Çok iyi akustiği olan ve halen konser salonu olarak rağbet gören Aya İrini Kilisesi hemen oracıkta.
Saray, bir yarımada üzerinde ve çok geniş bir alana yayılıyor. Dört avludan oluşuyor. Başka ülkelerden gelen elçiler ikinci avludaki Arz Odasına kadar gelebiliyorlarmış. Saray deniyor ama burası çok sayıda ve değişik zamanlarda inşaa edilmiş çeşitli binalardan oluşmaktadır. Padişahın özel konutu (Harem), çalışma alanı, vezirlerin toplantı alanı ( Kubbe altı), okullar, kütüphaneler, mutfaklar, ahırlar, cephanelikler, kışlalar, atölyeler, matbaa, köşkler....
Bütün saray alanının üzerinde yükselen
ve her yerden görünen ise Adalet Kulesidir.
Adaletin, her şeyin üstünde olması gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak için.
Altın varaklı, kalem işli, nefis çinilerle
bezenmiş birçok mekan olmasına
karşın, çok sade hatta mütevazı
olan mekanlar da var. Genel olarak
söylenebilir ki ihtişamdan çok zerafet
hakim buralarda.
Seferlerden, devlet işlerinden, bakmak için vakitleri kalır mıydı bilmem ama sarayın balkonlarından belki de dünyanın en güzel manzarası görünmektedir.
Saray Burnu yarımadasının doyumsuz manzarasında Marmara denizi, Boğaz ve Haliç bütün maviliği ve güzelliği ile tam da ayaklarınızın altında.
Harem, padişahın ailesi ile yaşadığı özel alanı, evi. Filmlerde ve romanlarda abartıldığı gibi değil tabii.
Mimarlık Fakültesindeki öğrenciliğim sırasında üç ay Topkapı sarayında çalışmıştım. Harem Dairesindeki Sübyan Mektebi ( küçük şehzadelerin okulu) ile ilgili ödev hazırlamıştım.
Arta kalan zamanlarımda, ziyarete açık olmayan birçok alana da girip görmüştüm. Birçok odada pencere yok, sadece tepedeki kubbede birkaç tane kavanoz gibi camdan biraz ışık sızıyor.
Isıtma ise, her odadaki ocaklarla (şömine gibi ), mangallarla sağlanıyormuş. Hal böyle olunca, harem sakinlerinin o meşhur dizideki gibi sere serpe dolaşmaları bana hiç gerçekçi görünmüyor.
Sarayın bahçesindeki çok yaşlı ağaçlar da dikkat çekiyor. Mesela bu ağacın içi tamamen boşalmış ama hala yemyeşil. Bu bahçede nelere şahit oldu, kim bilir.
Bu kadar yer gezdikten sonra artık acıkmıştık. Saray bahçesinin en güzel manzaralı yerinde bulunan meşhur Konyalı Restoran'a yöneldik. Tamamen Osmanlı Mutfağı yemekleri pişiriyorlar. Tavsiye ederim, muhteşem lezzetler var burada. Böyle bir atmosferde kendimizi sultanlar gibi hissettik.
Elbette bizim çakma sultanlığımızın da sonu geldi ve tekrar yollara düştük. Saraydan çıktıktan sonra hemen sağa kıvrıldık. Saray surları ile Aya Sofya'nın bahçe duvarı arasında daracık bir sokak vardır - Soğuk Çeşme Sokağı. Yine fakültedeki öğrenciliğim sırasında projelendirilmiş ve hayata geçirilmişti bu sokağın restorasyonu. Tipik aşı boyalı, cumbalı, kafesli, ahşap eski İstanbul evleri. Çoğu butik otel olarak hizmet veriyor. Arnavut kaldırımlardan aşağıya devam ettik ve Arkeoloji müzesinin önüne çıktık. Devamında Gülhane Parkı, biraz ileride İstanbul Valiliği, Sirkeci Garı ve işte Eminönü.
Mila'ya sürpriz olsun istedim. İskelede bekleyen ve Boğaz turu yapan vapurlara yanaştım. Bağıra çağıra müşteri topluyorlardı. "Yer var mı ?" dememle birlikte, bizi kollarımızdan tuttukları gibi vapura bindirdiler.
Mila, artık eve döneriz, diye düşünürken kendini vapurun tepesinde bulmuştu.
Az önce içinde gezindiğimiz Topkapı Sarayını şimdi karşıdan görüyorduk.
.jpg)
Ve işte hareket ettik !
Önce Avrupa yakasına yakın gidiyoruz. Karaköy, Tophane, Fındıklı, Kabataş önlerinde devasa bir kruz gemisi demirlemiş. Katlarını saymaya kalktım, karıştırdım. Dolmabahçe Sarayı, Beşiktaş, Çırağan ... Boğaziçi köprüsüne yaklaşıyoruz.
Ortaköy camisini paketlemişler, onarım var demek ki. Boğaziçi köprüsünün altından geçtik ve bu sefer Anadolu yakası yakınından dönüşe geçtik. Kuleli Askeri Lisesi, Beylerbeyi Sarayı, Üsküdar, Kız Kulesi....İstanbul'u az çok bilen herkes, vapurlardan martılara simit atıldığını bilir.
Ben görmeyeli martılar iyice organize olmuşlar. Hatta turizm sektöründe istihdam edilmişler.
Sıra bizim vapura gelmişti. Koca bir martı sürüsü üzerimizde uçuyordu ve işte simit parçaları savrulmaya başladı. Büyük maharetle havada yakalıyorlardı.
Can Yücel'in dediği gibi :"Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin."
Arkası yarın...
Etiketler:
gezi,
İstanbul,
Topkapı Sarayı,
yabancı,
yabancı gözüyle
30 Mayıs 2013 Perşembe
İSTANBUL, SULTAN AHMET MEYDANI ( Yabancı Gözüyle )

Mila ile 6. günümüz...
İstanbul' a ilk defa gelen bir yabancı ilk olarak nereye götürülür...Sultan Ahmet meydanına. Ben de aynen öyle yaptım.
Avcılar'da, oğlumun evinde kalıyoruz. Sabah taksiyle metrobüs durağına gittik. Akbillerimize para yükledim ve işte dün gördüğümüz insan seli akan üst geçitteydik. Turnikelerden geçtik ve binebileceğimiz kadar boşluk olan metrobüs kollamaya başladım. Devamlı binenler, kaldırım taşlarındaki kırık-çizik gibi izleri bellemişler sanki, öbek öbek olup bekliyorlar, metrobüs durunca tam kapı önlerine denk geliyorlar. Her işte tecrübeli olmak fark yaratıyor. Neyse koca koca adamlar itiş kakış bindikten sonra biz de bir şekilde bindik. Bir taraftan Mila'yı gözden kaybetmemeye dikkat ediyorum bir taraftan da tutunacak bir yer arıyordum. Onun boyu uzun olduğuna en tepedeki borulara rahatça tutunuyor. Ayakta da olsak, hiç olmazsa hızla ilerliyorduk, yan yollardaki araçlar gibi trafikte takılıp beklemiyorduk.
Zeytinburnu'da indik ve yine üst geçitten geçerek bu sefer de tramvaya bindik. Mila büyümüş gözlerle bakınıyordu. Ben de bir taraftan bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Omuz omuza yolculuk yaptığımız etraftakiler bizi duyuyor ama belli ki artık turistlere çok alıştıkları için başka dilde konuşmamıza aldırış etmiyorlardı.
Topkapı'da tarihi surlardan geçtik ve artık eski şehir içine girmiştik. Bizans imparatorları sefer dönüşü bu kapıdan şehre girer, halkı selamlaya selamlaya ilerler ve şimdi Sultan Ahmet Camisinin olduğu yerde bulunan saraylarına ulaşırlarmış. Çemberlitaş sütunu ilk yapıldığında üzerinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varmış. Daha sonra Bizans imparatorları bu heykeli indirip yerine kendi heykellerini koymayı adet edinmişler.Fatih de İstanbul'u fethettikten sonra ilk olarak bu kapıdan girmiş ve aynı yoldan ilerleyerek Aya Sofya'ya gitmiş.
Eveet, biz de oradayız işte.
Tramvaydan indiğimizde bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi olduk. Mila derin bir ohh çekti. Geniş bir meydan, bol ağaçlı yeşil alan ve asırlardır orada duran farklı medeniyetlere ait abideler: Antik Mısır'ın dikili taşları, Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) Aya Sofya'sı, Osmanlı İmparatorluğunun Sultan Ahmet Camii ve Alman İmparatoru 2.Wilhelm'in hediyesi Alman çeşmesi.
Zamanda geriye gittik derdim, eğer onlarca turist otobüsü olmasaydı. Ve nasıl mahşeri bir kalabalık ! Mila'nın demesiyle ; Sanki bütün dünyanın insanları buraya akın etmişti. Her ırktan, her milletten insanlar ve tabii her türlü dilde konuşmalar duyuluyordu. Aya Sofya'nın önündeki 5-6 tane upuzun ziiyaretçi kuyruğunu görünce oracıktaki bir banka çöktük. "Biz bugün buraya giremeyiz. Etrafı dolaşalım, yarın sabah saat 5'te gelelim..." Nasıl bir manzara olduğunu anlayın artık. Karşımızdaki bina, 1500 yıldır oradaydı, neler neler görmüştü kim bilir... Türkler İstanbul'u ele geçirdiğinde bile 900 yaşındaymış.
Arkamızdan gelen neşeli seslere doğru dönüp baktğımızda renkli elbiseleriyle macuncuyu gördük. Bana soran gözlerle bakan Mila'ya, ne olduğunu anlatınca; "Haa,çubukta şeker...Demek ki lolipop, horoz şekeri fikri buradan geliyor !"
Aya Sofya'ya girme konusunda gözümüz korkunca, Bizans'ın stadyumu-Osmanlı'nın At Meydanına doğru yöneldik. Sultan Ahmet camisi önüne geldiğimizde , burada da ziyaretçi kuyruğu olduğunu ama hızlı ilerlediğini görünce hemen yanaştık. Bütün dış avluyu çepeçevre dolanan kuyrukta konuşa konuşa girişe kadar geldik. Ayakkabılarımızı çıkarmamız gerektiğini söyleyince Mila çok yadırgadı. Buranın müze olmadığını, cami olarak faal olduğunu ve namaz kılarken başımızı, yüzümüzü yere koyduğumuz için yerlerin temiz olması gerektiğini açıkladım. Bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyor, bu da onlardan biriydi sanırım. Neyse ki başımızı örtme konusunda hazırlıklıydı sanki.
Caminin diğer kapısından çıktığımızda, parkın içinden tekrar Aya Sofya'ya doğru ilerledik. Hürrem Sultan tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Haseki Hamamı önüne kadar geldiğimizde baktım, Mila gülerek gözlerini bir yere dikmiş. Döndüğümde, Maraş dondurmacısını gördüm. Müşterisine meşhur numaralarını yapıp, bir türlü dondurmasını vermiyordu. Fotoğraf makinasına sarıldı hemen. Dondurma alalım mı dedim, boğazım ağrıyor, dedi. Epey seyrettikten sonra, "Sizin her işinizin bir de şov tarafı oluyor." dedi. Haklı galiba.
Cesaretimizi toplayıp Aya Sofya kuyruğuna girmeye karar verdik. Meğer önce bilet kuyruğunda beklenip bilet alınıyor, sonra da giriş kuyruğuna geçiliyormuş. Benim, müze kart olarak da kullanılan banka kartım vardı ama Mila için bilet alacaktık nasıl olsa. Sıradaki turistleri inceliyordum, Türk olmadıkları nasıl da belli ; Kuzu kuzu bekliyorlar, hiç kaynak yapan veya çaktırmadan öne geçmeye çalışan olmuyordu. Bizimki genetik bir durum mu acaba ?
Nihayet Aya Sofya'nın içindeydik. Bir müddet bakına bakına gezindikten sonra Mila; Kiliselerde, başta kubbede olmak üzere her tarafta ikonalar (duvar resimleri) olması gerektiğini, burada olmadığına göre, Osmanlı zamanında yok edilmiş olmalı diye konuştu. Ben de, fetihten sonra sadece bu kiliseye değil, şehirdeki hiç bir şeye zarar verilmediğini, bunu bizzat Fatih'in emrettiği ve gözettiğini söyledim. Camiye dönüştürülürken ikonaların üzerinin kireç badana ile kapatıldığını ki bu da aslında onların çevre şartlarından korunmasına yardımcı olduğunu, ancak
binanın depremlerde birkaç defa büyük hasar gördüğünü, kubbenin de tamamen yıkıldığını anlattım. Osmanlılar tarafından birçok defa onarım gördüğünü ve en son Mimar Sinan tarafından ilave edilen minareler ile birlikte deprem takviyeleri yapıldığından beri binanın çok daha dayanıklı hale geldiğini anlattım. Aya Sofya'nın belli yerlerinde günümüze kadar kalmış ikona bölümlerinin nasıl korunduğunu ve ancak etraflarının yaldızlı desenlerle bezendiğini görünce biraz aklına yatmaya başladı. Dedim ki , eğer kiliseleri yok etme gibi bir niyetleri olsaydı, en başta Topkapı Sarayı avlusundaki Aya İrini kilisesini yıkar veya camiye çevirirlerdi ki böyle bir şey olmamış. Diğer taraftan, her ne kadar hristiyanlar Hz. Muhammed'i peygamber olarak tanımasa da müslümanlar, kutsal kitabımızda da geçtiği için Hz. İsa'ya peygamber olarak inanır ve saygı duyarlar. Gözleri uzaklara dalarken "Yeniden gözden geçirmem ve düşünmem gereken konular bunlar." dedi. Ve ilave etti : "Batıda, müslümanların dogmalarla eğitildiği, diğer dinlere hiç toleransı olmadığı, kültür ve sanat eserlerine değer verilmediği yönünde yaygın kanı var. Hatta son yıllarda bu, müslüman = terörist haline geldi."Bu konuları daha çok konuşacaktık, yolda, yemekte, kahvelerimizi yudumlarken.
Dinlenip toparlandığımıza kanaat getirince tekrar yollara düştük. Cağaloğlu'dan aşağıya doğru yürüdük, Eminönü'ne indik. Mila neredeyse adım başı fotoğraf çekiyordu.
Olmazsa olmazlardan biri, Mısır çarşısına gittik. Aman Allahım, ne kalabalık ! Bizim esnaf meğer kendini turizme çok iyi hazırlamış, her dili bülbüller gibi konuşuyorlar.
devam etti, baktı gene yok Rusçaya geçti. Çözemeyince "Wher are you from?" diye ısrar etti. "Türkçe konuş, Türkçe !" deyince, bastı kahkahayı.
Mila'nın dikkatini hangi dükkanların çektiğini anlamak için fotoğraflara bakmanız yeterli.
Eve döndüğümüzde pestil vaziyetindeydik ama azimle devam edeceğiz.
Arkası yarın....
.
Etiketler:
aya sofya,
gezi,
İstanbul,
Mısır çarşısı,
Sultan Ahmet,
yabancı,
yabancı gözüyle
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









