yabancı gözüyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yabancı gözüyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2013 Cumartesi

İSTANBUL, TOPKAPI SARAYI ve BOĞAZ TURU (Yabancı Gözüyle)

Mila ile 7. günümüz...

Mila artık üç vasıta değiştirerek yolculuk yapmamıza uyum sağladı... galiba. Bunu nereden çıkardın derseniz ; 
"Dehşet verici bir kalabalık var ve çoğunluğu erkek, herkes acele ediyor. Buna karşılık toplu taşıma araç sayısı da çok ve nasıl olduğunu anlamasam da müthiş bir düzen içinde tıkır tıkır işliyor.   
Ortalıkta pek görünmese de herkes görevini iyi yapıyor olmalı ki herşey çok  organize, üstelik oldukça da temiz."

E doğru söylüyor; Henüz metrobüste oturmak  nasip olmadıysa da, bazen kalabalıkta tutunacak bir yer bulmak  güç olsa da ezilmeden, çantamızı kaptırmadan dolaşıyoruz.









Bugün Topkapı Sarayındayız.
Ünlü Bab-ı Ali Kapısından ( Büyük Kapı) girdik ve işte sarayın birinci avlusundayız. Çok iyi akustiği olan ve halen konser salonu olarak rağbet gören Aya İrini Kilisesi hemen oracıkta.



 
Saray, bir yarımada üzerinde ve çok geniş bir alana yayılıyor. Dört avludan oluşuyor. Başka ülkelerden gelen elçiler ikinci avludaki Arz Odasına kadar gelebiliyorlarmış.








Saray deniyor ama burası çok sayıda ve değişik zamanlarda inşaa edilmiş  çeşitli binalardan oluşmaktadır. Padişahın özel konutu (Harem), çalışma alanı, vezirlerin toplantı alanı ( Kubbe altı), okullar, kütüphaneler, mutfaklar, ahırlar, cephanelikler, kışlalar, atölyeler, matbaa, köşkler....






Bütün saray alanının üzerinde yükselen
ve her yerden görünen ise Adalet Kulesidir.
Adaletin, her şeyin üstünde olması gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak için.


Altın varaklı, kalem işli, nefis çinilerle 
bezenmiş birçok mekan olmasına 
karşın, çok sade hatta mütevazı 
olan mekanlar da var. Genel olarak 
söylenebilir ki ihtişamdan çok zerafet 
hakim buralarda.  







Seferlerden, devlet işlerinden, bakmak için vakitleri kalır mıydı bilmem ama sarayın balkonlarından belki de dünyanın en güzel manzarası görünmektedir.



Saray Burnu yarımadasının doyumsuz manzarasında Marmara denizi, Boğaz ve Haliç bütün maviliği ve güzelliği ile tam da ayaklarınızın altında.






Harem, padişahın ailesi ile yaşadığı özel alanı, evi. Filmlerde ve romanlarda abartıldığı gibi değil tabii.

Mimarlık Fakültesindeki öğrenciliğim sırasında üç ay Topkapı sarayında çalışmıştım. Harem Dairesindeki Sübyan Mektebi ( küçük şehzadelerin okulu) ile ilgili ödev hazırlamıştım.
 
 



Arta kalan zamanlarımda, ziyarete açık olmayan birçok alana da girip görmüştüm. Birçok odada pencere yok, sadece tepedeki kubbede birkaç tane kavanoz gibi camdan biraz ışık sızıyor.
 



Isıtma ise, her odadaki ocaklarla (şömine gibi ), mangallarla sağlanıyormuş. Hal böyle olunca, harem sakinlerinin o meşhur dizideki gibi sere serpe dolaşmaları bana hiç gerçekçi görünmüyor.



                       Sarayın bahçesindeki çok yaşlı ağaçlar da dikkat çekiyor. Mesela bu ağacın içi tamamen boşalmış ama hala yemyeşil. Bu bahçede nelere şahit oldu, kim bilir.



Bu kadar yer gezdikten sonra artık acıkmıştık.  Saray bahçesinin en güzel manzaralı yerinde bulunan meşhur Konyalı Restoran'a yöneldik. Tamamen  Osmanlı Mutfağı yemekleri pişiriyorlar. Tavsiye ederim, muhteşem lezzetler var burada. Böyle bir atmosferde kendimizi sultanlar gibi hissettik.



Elbette bizim çakma sultanlığımızın da sonu geldi ve tekrar yollara düştük. Saraydan çıktıktan sonra hemen sağa kıvrıldık. Saray surları ile Aya Sofya'nın bahçe duvarı arasında daracık bir sokak vardır - Soğuk Çeşme Sokağı. Yine fakültedeki öğrenciliğim sırasında projelendirilmiş ve hayata geçirilmişti bu sokağın restorasyonu. Tipik aşı boyalı, cumbalı, kafesli, ahşap eski İstanbul evleri. Çoğu butik otel olarak hizmet veriyor. Arnavut kaldırımlardan aşağıya devam ettik ve Arkeoloji müzesinin önüne çıktık. Devamında Gülhane Parkı, biraz ileride İstanbul Valiliği, Sirkeci Garı ve işte Eminönü.



Mila'ya sürpriz olsun istedim. İskelede bekleyen ve Boğaz turu yapan vapurlara yanaştım. Bağıra çağıra müşteri topluyorlardı. "Yer var mı ?" dememle birlikte, bizi kollarımızdan tuttukları gibi vapura bindirdiler.
Mila, artık eve döneriz, diye düşünürken kendini vapurun tepesinde bulmuştu. 



Az önce içinde gezindiğimiz Topkapı Sarayını şimdi karşıdan görüyorduk.




Ve işte hareket ettik ! 
Önce Avrupa yakasına yakın gidiyoruz. Karaköy, Tophane, Fındıklı, Kabataş önlerinde devasa bir kruz gemisi demirlemiş. Katlarını saymaya kalktım, karıştırdım. Dolmabahçe Sarayı, Beşiktaş, Çırağan ... Boğaziçi köprüsüne yaklaşıyoruz. 

Ortaköy camisini paketlemişler, onarım var demek ki. Boğaziçi köprüsünün altından geçtik ve bu sefer Anadolu yakası yakınından dönüşe geçtik. Kuleli Askeri Lisesi, Beylerbeyi Sarayı, Üsküdar, Kız Kulesi....

İstanbul'u az çok bilen herkes, vapurlardan martılara simit atıldığını bilir.
Ben görmeyeli martılar iyice organize olmuşlar. Hatta turizm sektöründe istihdam edilmişler. 

Dikkat ettim, martılar sürü halinde, boğazdaki her vapuru sırayla ziyaret ediyorlardı. Belli ki vapur işletenler onları yemleyerek bu işe alıştırmışlar.

 







Sıra bizim vapura gelmişti. Koca bir martı sürüsü üzerimizde uçuyordu ve işte simit parçaları savrulmaya başladı. Büyük maharetle havada yakalıyorlardı. 

Can Yücel'in dediği gibi :

"Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin."







Arkası yarın...

30 Mayıs 2013 Perşembe

İSTANBUL, SULTAN AHMET MEYDANI ( Yabancı Gözüyle )


Mila ile 6. günümüz...
İstanbul' a ilk defa gelen bir yabancı ilk olarak nereye götürülür...Sultan Ahmet meydanına. Ben de aynen öyle yaptım.

Avcılar'da, oğlumun evinde kalıyoruz. Sabah taksiyle metrobüs durağına gittik. Akbillerimize para yükledim ve işte dün gördüğümüz insan seli akan üst geçitteydik. Turnikelerden geçtik ve binebileceğimiz kadar boşluk olan metrobüs kollamaya başladım. Devamlı binenler, kaldırım taşlarındaki kırık-çizik gibi izleri bellemişler sanki, öbek öbek olup bekliyorlar, metrobüs durunca tam kapı önlerine denk geliyorlar. Her işte tecrübeli olmak fark yaratıyor. Neyse koca koca adamlar itiş kakış bindikten sonra biz de bir şekilde bindik. Bir taraftan Mila'yı gözden kaybetmemeye dikkat ediyorum bir taraftan da tutunacak bir yer arıyordum. Onun boyu uzun olduğuna en tepedeki borulara rahatça tutunuyor. Ayakta da olsak, hiç olmazsa hızla ilerliyorduk, yan yollardaki araçlar gibi trafikte takılıp beklemiyorduk. 
         Zeytinburnu'da indik ve yine üst geçitten geçerek bu sefer de tramvaya bindik. Mila büyümüş gözlerle bakınıyordu. Ben de bir taraftan bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Omuz omuza yolculuk yaptığımız etraftakiler bizi duyuyor ama belli ki artık turistlere çok alıştıkları için başka dilde konuşmamıza aldırış etmiyorlardı. 
     Topkapı'da tarihi surlardan geçtik ve artık eski şehir içine girmiştik. Bizans imparatorları sefer dönüşü bu kapıdan şehre girer, halkı selamlaya selamlaya ilerler ve şimdi Sultan Ahmet Camisinin olduğu yerde bulunan saraylarına ulaşırlarmış. Çemberlitaş sütunu ilk yapıldığında üzerinde doğan güneşi selamlayan Apollon heykeli varmış. Daha sonra Bizans imparatorları bu heykeli indirip yerine kendi heykellerini koymayı adet edinmişler.
Fatih de İstanbul'u fethettikten sonra  ilk olarak bu kapıdan girmiş ve aynı yoldan ilerleyerek Aya Sofya'ya gitmiş.
                Eveet, biz de oradayız işte. 
Tramvaydan indiğimizde bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi olduk. Mila derin bir ohh çekti. Geniş bir meydan, bol ağaçlı yeşil alan ve asırlardır orada duran farklı medeniyetlere ait abideler: Antik Mısır'ın dikili taşları, Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans) Aya Sofya'sı, Osmanlı İmparatorluğunun Sultan Ahmet Camii ve Alman İmparatoru 2.Wilhelm'in hediyesi Alman çeşmesi. 
Zamanda geriye gittik derdim, eğer onlarca turist otobüsü olmasaydı. Ve nasıl mahşeri bir kalabalık ! Mila'nın demesiyle ; Sanki bütün dünyanın insanları buraya akın etmişti. Her ırktan, her milletten insanlar ve tabii her türlü dilde konuşmalar duyuluyordu. Aya Sofya'nın önündeki 5-6 tane upuzun ziiyaretçi kuyruğunu görünce oracıktaki bir banka çöktük. "Biz bugün buraya giremeyiz. Etrafı dolaşalım, yarın sabah saat 5'te gelelim..." Nasıl bir manzara olduğunu anlayın artık. 
Karşımızdaki bina, 1500 yıldır oradaydı, neler neler görmüştü kim bilir... Türkler İstanbul'u ele geçirdiğinde bile 900 yaşındaymış. 
Arkamızdan gelen neşeli seslere doğru dönüp baktğımızda renkli elbiseleriyle macuncuyu gördük. Bana soran gözlerle bakan Mila'ya, ne olduğunu anlatınca; "Haa,çubukta şeker...Demek ki lolipop, horoz şekeri fikri buradan geliyor !" 

Aya Sofya'ya girme konusunda gözümüz korkunca, Bizans'ın stadyumu-Osmanlı'nın At Meydanına doğru yöneldik. Sultan Ahmet camisi önüne geldiğimizde , burada da ziyaretçi kuyruğu olduğunu ama hızlı ilerlediğini görünce hemen yanaştık. Bütün dış avluyu çepeçevre dolanan kuyrukta konuşa konuşa girişe kadar geldik. Ayakkabılarımızı çıkarmamız gerektiğini söyleyince Mila çok yadırgadı. Buranın müze olmadığını, cami olarak faal olduğunu ve namaz kılarken başımızı, yüzümüzü yere koyduğumuz için yerlerin temiz olması gerektiğini açıkladım. Bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyor, bu da onlardan biriydi sanırım. Neyse ki başımızı örtme konusunda hazırlıklıydı sanki.
Caminin diğer kapısından çıktığımızda, parkın içinden tekrar Aya Sofya'ya doğru ilerledik. Hürrem Sultan tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Haseki Hamamı önüne kadar geldiğimizde baktım, Mila gülerek gözlerini bir yere dikmiş. Döndüğümde, Maraş dondurmacısını gördüm. Müşterisine meşhur numaralarını  yapıp, bir türlü dondurmasını vermiyordu. Fotoğraf makinasına sarıldı hemen. Dondurma alalım mı dedim, boğazım ağrıyor, dedi. Epey seyrettikten sonra, "Sizin her işinizin bir de şov tarafı oluyor." dedi. Haklı galiba.
            Cesaretimizi toplayıp Aya Sofya kuyruğuna girmeye karar verdik. Meğer önce bilet kuyruğunda beklenip bilet alınıyor, sonra da giriş kuyruğuna geçiliyormuş. Benim, müze kart olarak da kullanılan banka kartım vardı ama Mila için bilet alacaktık nasıl olsa. Sıradaki turistleri inceliyordum, Türk olmadıkları nasıl da belli ; Kuzu kuzu bekliyorlar, hiç kaynak  yapan veya çaktırmadan öne geçmeye çalışan olmuyordu. Bizimki genetik bir durum mu acaba ?

        Nihayet Aya Sofya'nın içindeydik. Bir müddet bakına bakına gezindikten sonra Mila; Kiliselerde, başta kubbede olmak üzere her tarafta ikonalar (duvar resimleri) olması gerektiğini, burada olmadığına göre, Osmanlı zamanında yok edilmiş olmalı diye konuştu. Ben de, fetihten sonra sadece bu kiliseye değil, şehirdeki hiç bir şeye zarar verilmediğini, bunu bizzat Fatih'in emrettiği ve gözettiğini söyledim. Camiye dönüştürülürken ikonaların üzerinin kireç badana ile kapatıldığını ki bu da aslında onların çevre şartlarından korunmasına yardımcı olduğunu, ancak 
binanın depremlerde birkaç defa büyük hasar gördüğünü, kubbenin de tamamen yıkıldığını anlattım. Osmanlılar tarafından birçok defa  onarım gördüğünü ve en son Mimar Sinan tarafından ilave edilen minareler ile birlikte deprem takviyeleri yapıldığından beri binanın çok daha dayanıklı hale geldiğini anlattım. Aya Sofya'nın belli yerlerinde günümüze kadar kalmış ikona bölümlerinin nasıl korunduğunu ve ancak etraflarının yaldızlı desenlerle bezendiğini görünce biraz aklına yatmaya başladı. Dedim ki , eğer kiliseleri yok etme gibi bir niyetleri olsaydı, en başta Topkapı Sarayı avlusundaki Aya İrini kilisesini yıkar veya camiye çevirirlerdi ki böyle bir şey olmamış. Diğer taraftan, her ne kadar hristiyanlar Hz. Muhammed'i peygamber olarak tanımasa da müslümanlar, kutsal kitabımızda da geçtiği için Hz. İsa'ya peygamber olarak inanır ve saygı duyarlar. Gözleri uzaklara dalarken "Yeniden gözden geçirmem ve düşünmem gereken konular bunlar." dedi. Ve ilave etti : "Batıda, müslümanların dogmalarla eğitildiği, diğer dinlere hiç toleransı olmadığı, kültür ve sanat eserlerine değer verilmediği yönünde yaygın kanı var. Hatta son yıllarda bu, müslüman = terörist haline geldi."
Bu konuları daha çok konuşacaktık, yolda, yemekte, kahvelerimizi yudumlarken.
Aya Sofya'nın bir bölümünde, ingilizce tanıtım videosu yayınlanıyordu. Büyük ilgiyle izledikten sonra, senin anlattıkların daha anlaşılırdı, dedi.

Tekrar dışarıdaydık ve fena halde acıkmıştık. Hemen yakındaki Sultan Ahmet  Köftecisine gittik. Çok mu lezzetliydi, biz mi çok acıkmıştık karar veremedik. Eee karnımız doyunca gözümüz envai çeşit tatlılarla "yıkılan" vitrinlere yöneldi. Divan Yolundaki bir tatlıcının üst katında fıstık sarma ve burma kadayıflarımızı yerken bir taraftan da kahvelerimizi içtik ve koyu sohbetlerimize devam ettik.

Dinlenip toparlandığımıza kanaat getirince  tekrar yollara düştük. Cağaloğlu'dan aşağıya doğru yürüdük, Eminönü'ne indik. Mila neredeyse adım başı fotoğraf çekiyordu. 

Olmazsa olmazlardan biri, Mısır çarşısına gittik. Aman Allahım, ne kalabalık ! Bizim esnaf meğer kendini turizme çok iyi hazırlamış, her dili bülbüller gibi konuşuyorlar. 
Bir tanesi çok azimliydi ; Fransızca dil döktü, benden tepki gelmeyince İngilizce
devam etti, baktı gene yok Rusçaya geçti. Çözemeyince "Wher are you from?" diye ısrar etti. "Türkçe konuş, Türkçe !" deyince, bastı kahkahayı.

Mila'nın dikkatini hangi dükkanların çektiğini anlamak için fotoğraflara bakmanız yeterli.

Eve döndüğümüzde pestil vaziyetindeydik ama azimle devam edeceğiz.

Arkası yarın....

 
.









































































29 Mayıs 2013 Çarşamba

ESKİŞEHİR - İSTANBUL YOLCULUĞU ( Yabancı gözüyle )

Misafirim Mila ile 5. günümüz ;
 
Bugün İstanbul yolcusuyuz. Kahvaltımızı yaptık, kahvelerimizi içtik, çantalarımızı hazırladık. Ben yokken çiçeklerim susuzluk çekmesinler diye her birinin toprağına birer su dolu pet şişesini ters çevirip batırdım. Böylece ben gelinceye kadar idare ederler.

Baktım Mila'da hafiften bir heyecan var ; Bir taraftan İstanbul için çok şey duymuş, çok şey okumuş, neyle karşılaşacağını merak ediyordu. Diğer taraftan aldığı hediyeliklerle tekerlekli bavulu dolmuş, yedek olarak getirdiği sırt çantasına da bir şeyler koymuştu. Haa, bir de her kaldığı otelde bir eşyasını unuta unuta buraya geldiği için, gene bir şey unutmamak için tekrar tekrar kontrol ediyordu.
Neyse otogara gittik, peronda hazır bekleyen otobüsümüzü  bulduk. Mila yolu izleyebilsin hem de boyu uzun olduğu için rahat etsin diye en önden, 3-4 numaralı yerleri almıştım. 
Birden bir davul - zurna sesi adeta patladı ve bütün otogarda yankılandı. Ne olduğunu anlamak için bakındık ve ayyıldızlı bayraklarla dans eden gençleri görünce asker uğurlaması olduğunu anladım. Mila için bu hiç beklenmedik ve çok şaşırtıcı bir olaydı. İyice yaklaştı, ilgiyle seyretti ve bol bol fotoğraf çekti. Meğer gençler bizim otobüsle yola çıkacaklarmış ve Bilecik'e gidiyorlarmış.
Hareket saati gelince, asker geçirenler otobüsün önüne geçip bayrak açtılar ve hep beraber İstiklal marşını okudular. Gençler de otobüsün ön tarafında durup veda ettiler. Mila:" Başka hiç bir ülkede askere böyle gidileceğini sanmıyorum, bu nasıl bir duygu, nasıl bir bağlılık, çok etkileyici." diyordu.
Bozüyük'e yaklaşınca rüzgar enerjisinden  elektrik üreten rüzgar gülleri ( santralleri ) görünmeye başladı. O esnada çay-kahve yanında bisküvi - kek ikramı başladı. Mila' ya bir sürpriz daha olmuştu bu. Böyle servisi sadece uçak yolculuklarında görmüş.
Kahvelerimizi yudumlarken,  yol boyunca devam eden hızlı tren inşaatı viyadük ve tünellerini seyrediyorduk. Gerçekten çok büyük bir yatırım, bir an önce bitse de trenle yolculuk yapabilsek tekrar.
Mila yol boyunca her şeyi büyük bir ilgiyle seyrediyor, merak ettiklerini soruyordu. Yolların çok güzel  ve modern olduğunu, otobüsün çok konforlu olduğunu, çevredeki tarla ve bahçelerin itinayla işlendiğini biraz da hayretle belirtiyordu. Derken, ağaçlandırma yapılan bölgeleri görünce, bu manzarayı Türkiye' de gittiği hemen bütün yollar boyunca gördüğünü  ve bu konuya bu kadar önem verilmesinden nekadar etkilendiğini anlatıyordu.

Mola zamanı, Pamukova'daki tesislerde 30 dakikamız vardı. Mila'ya, gelirken pişmaniye sipariş etmişler, daha önceden gelen arkadaşları.En taze pişmaniyeyi alabileceğimiz yere gelmiştik. Burada pişmaniye gözünüzün önünde üretiliyor, şekil verilip kutulanıyor. Ustaların çalışmasını seyretmek çok zevkliydi ama fazla zamanımız yoktu. Bol çeşitlerin arasından seçim yapması da zor oldu ama otobüs  kalkmadan almayı başardık.
Otoban, Sapanca gölü, tüneller, viyadükler, aaa deniz göründü derken İstanbul'a girmiştik. Fatih Sultan Mehmet köprüsü ile Asya'dan Avrupa' ya geçtik. Mila hem fotoğraf çekmeye çalışıyor hem de her şeyi görmeye çalışıyordu.

15 -18 milyon nüfuslu bir mega kente geldiğini daha pek farkında değildi. Trafik hala akıcıydı, biz hala rahat bir yolculuk yapıyorduk. 


Üst üste gibi duran devasa binalar, düzgün yol ve kavşaklar, yol kenarındaki rengarenk çiçeklerle bezenmiş peyzaj düzenlemelerine hayranlıkla bakıyordu.

Esenler otogarında inip servis minibüsüne bindik. Gitgide trafik yoğunlaşıyordu, dura kalka ilerlemeye başlamıştık. Çoktandır bu tip minibüslere binmediğim için uzak kalmışım, çalan tuhaf müziğin nasıl adlandırıldığını bilmiyorum ama hızlı çalınan uyduruk türkü gibiydi. 

Mila'nın yüzündeki hayranlık, yerini yavaş yavaş şaşkınlık hatta biraz ürküntüye bırakmıştı. Bir ara "Bak bak" dedi ve bir üst geçiti gösterdi. Büyük bir insan kalabalığı yürüyor ve ardı arkası kesilmiyordu.
"Yarın biz de onların arasında olacağız." dedim. Ağzı açık kalmıştı, ne düşünüyordu kim bilir.

Arkası yarın.....