gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2016 Pazar

BALKAN GEZİSİ - SOFYA

Merhabalar! Bloguma daha çok vakit ayırmak istedikçe, araya hep bir şeyler giriyor. Çok şükür ki iyi şeyler. Bu yıl leyleği tarlada görmüştüm ama bir geziyorum, bir geziyorum... Havada görseydim nasıl olacaktı acaba, evlere gelmezmişim :))
 Baştanbaşa Balkan turuna gittik. Çok yoğun bir program, oldukça yorucu bir tempo ama bir o kadar da zevkli ve güzeldi. Harika bir rehberimiz vardı, o kadar çok şey öğrendim ki. Çok memnunum, çok !
 Gezi 9 gün, 7 gece sürdü. Her gün başka bir ülke, birkaç şehir ve başka bir otel. Kaç tane sınır geçtik saymadım ama pasaportum damgalarla doldu ve epey yıprandı.
 İlk durağımız Bulgaristan'ın başkenti Sofya idi. Elimden geldiğince fotoğraf ve video çekmeye çalıştım. İyi ki çekmişim, yoksa o tempoda nerede ne gördüğümü ve ne öğrendiğimi karıştırırdım. Şimdi sakin ortamda o fotoğraflara bakarken her şeyi tekrar hatırlıyor ve yaşanan eğlenceli olaylara bir daha gülümsüyorum.





 Yukarıdaki, Türk konsolosluğu binası. Aşağıdaki ise konsolosluğun üzerinde bulunduğu cadde ve hala "İstanbul yolu " adını taşıyor.
Bundan sonraki durağımız Bosna Hersek'in başkenti Üsküp olacak. Bu hamarat küçük kızı, Bulgaristan - Bosna Hersek sınırında beklerken gördüm :))


3 Ağustos 2015 Pazartesi

İKİ DENİZ SUYU

 İki denizin suyu bir küçücük şişeye girer mi? Buyurun, girmiş!

 
Hangi denizler bunlar; Akdeniz ve Ege denizi ve bahsedeceğim yer de Datça yarımadasında yer alan antik kent Knidos.  Mesleki deformasyonumun etkisiyle de olsa gerek, antik yerleşimlere gittiğimde zamanda yolculuk yapmayı seviyorum.
Nasıl mı ; Gözüme kestirdiğim yüksekçe bir yere oturuyorum, gözlerimi hafifçe kısıyorum ve hayal ediyorum... Yerlere saçılmış koca koca mermerler ayağa kalkıp yerlerini buluyor, aralarında kadim insanlar dolaşmaya başlıyor, günlük hayatın sesleri yükseliyor. 
Ha, aklınızda bulunsun, antik kentlerde gördüğünüz her türlü taş yapı kalıntıları, kent halkınca ortak kullanılan kamu binalarına aittir. Tapınak, tiyatro, hamam (gimnasium ), toplantı meydanı (agora), çarşı, konser alanı (odeon), kütüphane, mezarlık (nekropol) gibi. Yani gördüğünüz kalıntılar kentin merkezidir. Konut mahalleleri bu merkezin çevresinde ve dışında yer alır ama evler genellikle kerpiç ve ahşap gibi malzemelerle yapıldığı için günümüze kadar korunamazlar. Bazılarının sadece temellerinde taş kullanıldığı için, ancak onlar bulunabilir.
Mesela bu cadde, çarşı caddesi ; Mermer kaplı yolun iki tarafında mermer sütunlarla bezeli dükkanlar, sanat galerileri yer alıyormuş. Dönemin ünlü heykeltraşları, ressamları, zanaatkarları buradaymış.
 Bir antik kentin nüfusunun hesaplama yöntemlerinden biri de, tiyatronun büyüklüğünden geçer. Oturma yerleri sayısının dört katı, yaklaşık nüfusu verir. Knidos'da biri büyük, diğeri küçük iki tiyatro varmış mesela.
 Bir ören yerine gittiğinizde, yerlerde yatan taşlara bakarken sadece üzerlerindeki şahane taş işçiliğine hayretle bakmakla kalmak istemiyorsanız biraz da oranın tarihini araştırmak gerekecektir. Buralarda kimler yaşamış, nasıl geçinmişler, hangi alanlarda gelişmişler...


 
Mesela Knidos'daki en eski yerleşim buluntuları MÖ 2000 yıllarına dayanıyor. Şehrin kurucuları Karyalılardır ama en parlak dönemi, Trakya üzerinden gelip buralara yerleşen Dorlar zamanıdır (MÖ 1000). Daha sonra Lidyalılar ve MÖ 546 da Persler ele geçirmiş.
 MÖ 4. yüzyılda yarımadanın önündeki ada ile kara, deniz doldurularak birleştirilmiş böylece iki liman elde edilmiş. Biri ticari, diğeri askeri amaçla kullanılmış.
 Halen liman ağzındaki mendirekle Kuzey limanındaki kule kalıntıları görülebilmektedir.
Şehir, çok önemli bir ticaret merkezi olduğu kadar bir kültür ve sanat merkeziymiş. Dönemin en ünlü heykeltraşlarından Praksiteles'in Afrodit tapınağı için yaptığı Afrodit heykeliyle ünlenmiş. 
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu bulan ünlü astronom, matematikçi ve filozof Eudoksus; Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Fenerinin mimarı Sastratos, Skopas, Briaksis Knidos'da yaşamışlardır.

Knidos'lular tersaneler kurmuşlar, denizcilikte ve ticarette çok ilerlemişler, ürettikleri ürünleri (başta şarap olmak üzere) ihraç etmişler. Geç Roma ve erken Bizans döneminde kentteki çok sayıdaki tapınak kiliseye dönüştürülmüş ve şehir nüfusu 70.000 lere ulaşmış. Bizans'ın ilerleyen dönemlerinde ise bir yandan depremler, diğer yandan korsan saldırılarıyla güçsüz kalan kent MS 7. yüzyılda tamamen terk edilmiş.
 Knidos ve civarı sit alanı olduğu için, konaklayıp tatil yapma imkanı yok ve iyi ki de yok. Eski veya yeni Datça'da kalıp tekneyle veya karayoluyla gelmek mümkün. 

Bunlar da tatilden geriye kalan kareler ile eve getirilen küçük hatıralar :






28 Nisan 2014 Pazartesi

PASKALYA ' ya DENK GELMİŞİM

Yaklaşık bir hafta kadar önceydi: Halen Bulgaristan'da yaşayan 88 yaşındaki amcamın hasta olduğu ve hastaneye kaldırıldığı haberi geldi. Rahmetli babamın ikiz kardeşi - baba yarısı, gitmem lazımdı. Çok şükür ki yeşil pasaportum var, apar topar hazırlandım ve yola çıktım.
Otobüsle 5 saatte Eskişehir'den İstanbul'a, oradan da 12 saatte Ruse, Osmanlı zamanındaki adıyla Rusçuk'a vardım. Rusçuk, Bulgaristan'ın en kuzeyinde, Tuna nehri kıyısında, Romanya sınırında.
Hastanenin ilk ziyaret gününde amcamı görmeye gittim. Çok hafif bir felç geçiriyordu ve şükürler olsun ki hızla iyileşiyordu. Evde onu endişeyle bekleyen yengem ise tamı tamına 94 yaşında ve onun moraline de itina etmek gerekiyordu. Her ikisinin de maşallahları var, ne de olsa eski toprak onlar.
Hazır Rusçuk'a gitmişken, uzun yıllar geçmesine rağmen aramızdaki bağı koparmadığımız bir ilkokul arkadaşımı ziyarete gittim. Evindeki boyalı yumurtaları görünce Paskalya bayramına denk geldiğimi anladım. 

Bulgaristan'daki hristiyanlar Ortodoks olur ve onların dini bayramları da bizimkiler gibi her yıl birkaç gün ötelenir. Bu yıl 20.Nisan Pazar gününe denk gelmiş.
Paskalya gününde İsa Peygamberin çarmıha gerildikten sonra göğe uçtuğu yani bir bakıma yeniden doğduğuna inanılır. O gün için önceden renk renk yumurtalar boyanır, paskalya çörekleri yapılır.
Paskalya çöreğinin yapımı çok zahmetlidir ama sonuçta pamuk şeker kadar yumuşak, puf puf kabarmış, tel tel ayrılan, hafif tatlı bir çörek elde edilir. O gün neler yapıyorsunuz diye sordum. 
O gün, kilisedeki ayine katılmışlar. Kilisenin içinde başlayan ayin, kilisenin etrafını üç defa tavaf ederek devam etmiş. Sonra herkes yanında getirdiği mumları kilisedeki mumlardan yakarak evine götürmüş. Yol boyunca mumun sönmemesi için böyle fenerlerin içinde taşıyorlarmış.

Paskalya bayramından sonraki ilk Cuma günü, komşu ve tanıdıklarına paskalya çöreği ve sadece kırmızı yumurta götürürlermiş. Dileyen bunlara başka bir hamur işi daha ilave edebilirmiş. Bu adet, bizim arife günleri ve kandil günlerinde yaptıklarımıza benziyor.
Bu iş için son zamanlarda tek kullanımlık bu şirin desenli tabakları kullanıyorlarmış. Yumurta şeklinde ve en çok da tavşan desenli oluyorlarmış.

Dönüşte, yanımda bu tabaklardan birkaç tane ve paskalya çöreği götürmeyi ihmal etmedim.
Yine aynı yollardan, yaklaşık 19 saat yolculuktan sonra evime döndüm. 
Bütün hastalara, şifa bekleyenlere Allah'tan acil şifalar diliyorum. Hasta bakanlara da  güç kuvvet ve kolaylıklar diliyorum.

1 Haziran 2013 Cumartesi

İSTANBUL, TOPKAPI SARAYI ve BOĞAZ TURU (Yabancı Gözüyle)

Mila ile 7. günümüz...

Mila artık üç vasıta değiştirerek yolculuk yapmamıza uyum sağladı... galiba. Bunu nereden çıkardın derseniz ; 
"Dehşet verici bir kalabalık var ve çoğunluğu erkek, herkes acele ediyor. Buna karşılık toplu taşıma araç sayısı da çok ve nasıl olduğunu anlamasam da müthiş bir düzen içinde tıkır tıkır işliyor.   
Ortalıkta pek görünmese de herkes görevini iyi yapıyor olmalı ki herşey çok  organize, üstelik oldukça da temiz."

E doğru söylüyor; Henüz metrobüste oturmak  nasip olmadıysa da, bazen kalabalıkta tutunacak bir yer bulmak  güç olsa da ezilmeden, çantamızı kaptırmadan dolaşıyoruz.









Bugün Topkapı Sarayındayız.
Ünlü Bab-ı Ali Kapısından ( Büyük Kapı) girdik ve işte sarayın birinci avlusundayız. Çok iyi akustiği olan ve halen konser salonu olarak rağbet gören Aya İrini Kilisesi hemen oracıkta.



 
Saray, bir yarımada üzerinde ve çok geniş bir alana yayılıyor. Dört avludan oluşuyor. Başka ülkelerden gelen elçiler ikinci avludaki Arz Odasına kadar gelebiliyorlarmış.








Saray deniyor ama burası çok sayıda ve değişik zamanlarda inşaa edilmiş  çeşitli binalardan oluşmaktadır. Padişahın özel konutu (Harem), çalışma alanı, vezirlerin toplantı alanı ( Kubbe altı), okullar, kütüphaneler, mutfaklar, ahırlar, cephanelikler, kışlalar, atölyeler, matbaa, köşkler....






Bütün saray alanının üzerinde yükselen
ve her yerden görünen ise Adalet Kulesidir.
Adaletin, her şeyin üstünde olması gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak için.


Altın varaklı, kalem işli, nefis çinilerle 
bezenmiş birçok mekan olmasına 
karşın, çok sade hatta mütevazı 
olan mekanlar da var. Genel olarak 
söylenebilir ki ihtişamdan çok zerafet 
hakim buralarda.  







Seferlerden, devlet işlerinden, bakmak için vakitleri kalır mıydı bilmem ama sarayın balkonlarından belki de dünyanın en güzel manzarası görünmektedir.



Saray Burnu yarımadasının doyumsuz manzarasında Marmara denizi, Boğaz ve Haliç bütün maviliği ve güzelliği ile tam da ayaklarınızın altında.






Harem, padişahın ailesi ile yaşadığı özel alanı, evi. Filmlerde ve romanlarda abartıldığı gibi değil tabii.

Mimarlık Fakültesindeki öğrenciliğim sırasında üç ay Topkapı sarayında çalışmıştım. Harem Dairesindeki Sübyan Mektebi ( küçük şehzadelerin okulu) ile ilgili ödev hazırlamıştım.
 
 



Arta kalan zamanlarımda, ziyarete açık olmayan birçok alana da girip görmüştüm. Birçok odada pencere yok, sadece tepedeki kubbede birkaç tane kavanoz gibi camdan biraz ışık sızıyor.
 



Isıtma ise, her odadaki ocaklarla (şömine gibi ), mangallarla sağlanıyormuş. Hal böyle olunca, harem sakinlerinin o meşhur dizideki gibi sere serpe dolaşmaları bana hiç gerçekçi görünmüyor.



                       Sarayın bahçesindeki çok yaşlı ağaçlar da dikkat çekiyor. Mesela bu ağacın içi tamamen boşalmış ama hala yemyeşil. Bu bahçede nelere şahit oldu, kim bilir.



Bu kadar yer gezdikten sonra artık acıkmıştık.  Saray bahçesinin en güzel manzaralı yerinde bulunan meşhur Konyalı Restoran'a yöneldik. Tamamen  Osmanlı Mutfağı yemekleri pişiriyorlar. Tavsiye ederim, muhteşem lezzetler var burada. Böyle bir atmosferde kendimizi sultanlar gibi hissettik.



Elbette bizim çakma sultanlığımızın da sonu geldi ve tekrar yollara düştük. Saraydan çıktıktan sonra hemen sağa kıvrıldık. Saray surları ile Aya Sofya'nın bahçe duvarı arasında daracık bir sokak vardır - Soğuk Çeşme Sokağı. Yine fakültedeki öğrenciliğim sırasında projelendirilmiş ve hayata geçirilmişti bu sokağın restorasyonu. Tipik aşı boyalı, cumbalı, kafesli, ahşap eski İstanbul evleri. Çoğu butik otel olarak hizmet veriyor. Arnavut kaldırımlardan aşağıya devam ettik ve Arkeoloji müzesinin önüne çıktık. Devamında Gülhane Parkı, biraz ileride İstanbul Valiliği, Sirkeci Garı ve işte Eminönü.



Mila'ya sürpriz olsun istedim. İskelede bekleyen ve Boğaz turu yapan vapurlara yanaştım. Bağıra çağıra müşteri topluyorlardı. "Yer var mı ?" dememle birlikte, bizi kollarımızdan tuttukları gibi vapura bindirdiler.
Mila, artık eve döneriz, diye düşünürken kendini vapurun tepesinde bulmuştu. 



Az önce içinde gezindiğimiz Topkapı Sarayını şimdi karşıdan görüyorduk.




Ve işte hareket ettik ! 
Önce Avrupa yakasına yakın gidiyoruz. Karaköy, Tophane, Fındıklı, Kabataş önlerinde devasa bir kruz gemisi demirlemiş. Katlarını saymaya kalktım, karıştırdım. Dolmabahçe Sarayı, Beşiktaş, Çırağan ... Boğaziçi köprüsüne yaklaşıyoruz. 

Ortaköy camisini paketlemişler, onarım var demek ki. Boğaziçi köprüsünün altından geçtik ve bu sefer Anadolu yakası yakınından dönüşe geçtik. Kuleli Askeri Lisesi, Beylerbeyi Sarayı, Üsküdar, Kız Kulesi....

İstanbul'u az çok bilen herkes, vapurlardan martılara simit atıldığını bilir.
Ben görmeyeli martılar iyice organize olmuşlar. Hatta turizm sektöründe istihdam edilmişler. 

Dikkat ettim, martılar sürü halinde, boğazdaki her vapuru sırayla ziyaret ediyorlardı. Belli ki vapur işletenler onları yemleyerek bu işe alıştırmışlar.

 







Sıra bizim vapura gelmişti. Koca bir martı sürüsü üzerimizde uçuyordu ve işte simit parçaları savrulmaya başladı. Büyük maharetle havada yakalıyorlardı. 

Can Yücel'in dediği gibi :

"Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin."







Arkası yarın...